Kanser Hastalığı ve Psiko-onkolojinin Tarihçesi

1800′lerde kanser tanısı ölümle eşdeğer görülmekteydi. Ne sebebi ne de tedavisi bilinmekteydi. Bu dönemde hastaya tanısının söylenmesi umudu ve baş etme gücünü tamamen ortadan kaldırdığı için uygunsuz hatta insanlık dışı görülmekteydi. İşte bu sebeple hasta yakınları, hekimler kabul edilebilir “beyaz yalanlar” ile süreci yönetiyorlardı.

Kanser korkusu o kadar büyüktü ki, hasta ve yakınları çevrelerindekilere bile hastalıktan bahsetmiyorlardı. Başı sonu anlaşılamayan bu hastalık, suçluluk ve utanç kaynağıydı.

1900′lerin başında cerrahi ve anestezinin gelişmesiyle birlikte kanser, nadiren de olsa kür şansı olabilen bir hastalık şekline gelmeye başladı. Özellikle erken yakalanmış kanserlerde kür(tam tedavi) sağlanabilmiş olması, kanserin erken belirtileri konusunda toplumu bilgilendirmenin önemli olduğunun fark edilmesini sağladı.  1913 yılında kurulan Amerikan Kanser Cemiyetinin önderliğinde kanser hastalığının  görmezden gelinmesi, öldürücü olduğu inancı, korkutuculuğuyla mücadele başladı.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde Marie Curie’nin çalışmalarının bir sonucu olarak  radyasyon, kanser tedavisinde cerrahiye dahil oldu. Ancak çoğunlukla cerrahi tedaviye cevap alınamaması durumlarında palyasyon amaçlı kullanılmaktaydı. Faydası olduğu kadar yetersiz kalibrasyon nedeniyle bir çok yanık da meydana gelmekteydi.  1948’de çocukluk çağı akut lösemi tedavisinde başarı sağlayan ilk kemoterapi ilaçı keşfedildiğinde artık kanser tedavisinde umut vaad eden üçüncü bir tedavi modeli ortaya çıkmış ve sonrasında cerrahi ve radyoterapi ile birlikte etkin olarak kullanılmaya başlanmıştı.

Kemoterapi ile ilk kür, 1950 yılında Asyalı bir kadın hastanın koriokarsinomu idi. Bu gelişmeyi çocuk ve gençlerdeki birçok tümörde, özellikle de lösemi ve  lenfoma gibi kanserlerdeki iyileşmeler takip etti.  Kanser hastalığı üzerindeki korku ve damgalama yerini ılımlı bir iyimserliğe bırakmaya başladı.

Bu dönemde savaş sadece biyolojikti. Yine Amerikan Kanser Cemiyetinin önderliğinde, hastalarla daha önce tedavi görmüş kişiler buluşturulmaya başlanarak, hastalığın ruhsal boyutuna yaklaşılmaya başlandı. Görüldü ki, hastalığı atlatanların, yeni tedavi alacaklarla görüşmesi, daha az yan etki yaşamalarını ve tedaviye motive olmalarını sağlıyordu.

Yine de yüzyıllardır var olan ve toplumsal bilinçdışımızda süre giden “ruh hastası, ruh hastalığı” damgalaması, bedensel hastalığı olup da ruhsal sıkıntılar yaşayan kişilerin bu konuda destek istemelerinin önünde engel oldu. Öyleki 1930′larda psikiyatri bölümleri genel hastanelerin içine dahi dahil edilmiyordu. Ruhsal hastalıklar, umutsuz hastalıklar olarak görülüyor ruhsal sıkıntılar yaşayan hastalara ise “deli” gözüyle bakılıyordu. 1930′larda Amerikada ve Avrupadaki ruh sağlığı çalışanlarının yoğun çabalarıyla, ruhsal sıkıntılar kabul görür hale gelmeye başladı. Yine kanser hastalığı ile ruhsal durumlar arasındaki ilişkilerin araştırmalarla ortaya konulmasından sonra, sağlık çalışanları ruh sağlığı çalışanlarını, ekibin bir parçası olarak görmeye başadılar ki bu multidisipliner yaklaşımın temellerinin atıldığı ilk zamanlara denk gelmektedir.

1960′larda, kanser hastalığının nedenlerine yönelik keşifler arttı. Tütün kullanımıyla kanser ilişkisi daha sık vurgulanır oldu. Kanserin sebeplerine yönelik bulgular, tedavi süreçlerindeki gelişmelerin bir sonucu olarak kanser artık konuşulan, paylaşılan,  destek aranan bir hastalık haline geldi. Bu dönemde Elizabeth Kubler Ross yaşamın sonuna gelmiş kişi ile yakın zamanda beklenen ölümü hakkında konuşulmama tabusunu yıktı.

Bundan sonraki yıllar kanser hastalığında, psikoloji ve sosyoloji alanlarında çalışmaların arttığı, psiko-onkoloji cemiyetlerinin kurulduğu yıllar oldu. Tabiki ilaç sanayindeki gelişmelerle,  kuvvetli ağrı ve bulantı kesicilerin keşfi yeni bir alanı daha doğurdu; kısmi cevap, uzamış yaşam, kronik gidişli kanser hastalığı ve palyatif tedavi…

2000′li yıllara gelindiğinde artık toplum kanseri duyuyor, biliyor ve konuşuyordu. Özellikle sebeplerine yönelik bilgilenmenin artması yaşam tarzında değişikliklere sebep oluyor, sigara kullanımı azalıyordu. Hastalığın tedavisinde gelişmelere kaydedildiği kadar ağrı, bulantı, uykusuzluk, kilo kaybı gibi belirtilerin yönetilmesi de artıyordu. Tam da bu dönemlerde alternatif /tamamlayıcı tedaviler yaygınlaşmaya başladı. Bununla birlikte umut tacirliği de.

2000′lerin ilk 10 yılında artık kanser hastalığında, sebepleri, tedavi seçenekleri çeşitliliği, tetkik ve görüntüleme kalitesi ve çeşitliliği, palyatif tedavi konusunda önceki dekatlar ile karşılaştırılamayacak kadar iyi durumdayız. Son 35 senedir de biyo-psiko-sosyal bir varlık olan insanın tedavisinde biyolojik tarafın olduğu kadar psikolojik ve sosyal tarafların da ele alınması gerektiğini vurgulayan yüzlerce çalışma, bu ilkeyi yaymaya çalışan onlarca dernek ve cemiyet aktif olarak çabalamış ve hastalığın her evresinde kişiye, yakınlarına ve hatta sağlık çalışanlarına destek olacak yönerge sistemleri hazırlanmıştır.

Psiko-onkoloji / Psikososyal Onkoloji

Kanser hastalığı bedensel, ruhsal, varoluşsal ve sosyal boyutları olan ciddi bir hastalıktır. Bu çok boyutlu hastalığa sadece biyolojik açıdan tedavi edici olarak yaklaşmak, büyük bir resme çok yakından bakmak gibidir. Resmin bütününü göremememize, yapılması gerekenler hususunda yolumuzu çizemememize,  hedeflerimize ulaşamamamıza sebep olabilir.

İşte tam bu noktada net bir tanımlama yapmak gerekirse; Psiko-onkoloji/Psikososyal-onkoloji; hem onkolojinin, hem de psikiyatrinin bir alt birimi olan konsultasyon-liyezon psikiyatrisinin bir alt dalıdır. 35 yılı aşkın süredir varlığı sürdüren bu alt birimin temel amacı, kanser hastaları ve yakınlarının ve hatta onkoloji sağlık çalışanlarının, tanı konulma aşamasından itibaren, tüm tedavi süreci boyunca yaşayabilecekleri psikolojik, psikiyatrik, varoluşsal ve sosyal sorunları tespit etmek ve gidermeye çalışmaktır.

Yine kanser hastalığının risk faktörlerini, tedavi sürecini, yaşam kalitesi ve hayatta kalma oranlarını etkileyen her türlü değişkeni etkileyebilecek psikolojik ve davranışsal tutumların saptanabilmesi için çalışmalar yapmak yani araştırmalar yapmak da psiko-onkolojinin  önemli bir görevidir.

“Hastalık yoktur, hasta vardır” yaklaşımı, tıbbın en önemli ilkelerinden biridir. Bir kişinin hastalığını, yaşından, cinsiyetinden, medeni ve mesleki durumundan sosyo-kültürel özelliklerinden, finansal durumundan, kişilik özelliklerinden, baş etme becerilerinden, gelecekle ilgili beklentilerinden, inançlarından, sosyal desteğinden bihaber olarak sadece bir hastalık olarak çözmeye çalışmak tedavinin bir bacağının her zaman eksik kalmasına sebep olacaktır. Bu noktada kanser hastalığında psikososyal destek tedavinin tartışılmaz bir parçasıdır.

Yararlanılan Kaynak: Textbook of Psycho-Oncology

 


Bu sitedeki bilgiler okuyucuyu bilgilendirmek amacıyla yazılmış olup tanı ve tedavi amaçlı kullanılamaz. Yazarın izni olmadan ya da kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz, kopyalanamaz.

  •  
  •  
  •  
  •  
  •